KIRGIZLARDA NEVRUZ 2

  Kırgızlarda Ve Diğer Türk Boylarında Eşitliğin Ve Paylaşmanın Simgesi Olarak Nevruz

Nevruz Bayramının tarihi, Türkler tarafından onun "yeni gün" anlamına gelen Farsça ismine geçilmesinden çok daha uzun evrensel ve derin bir geçmişe dayalıdır. En temel unsuru insanla tabiatın bütünlüğünü simgeleyen bir takım genel sembollerden oluşan bu güzel bayram aslında Türklerin göçebe kültürünün esasını oluşturan eski inanç sisteminin bugüne kadar ulaşabilen en mühim yankısıdır.

Nevruz'un şimdiki bilinen dinlerin çok daha ötesinde insanların tabiatla içiçe yaşadığı döneme ait bir ayin olduğu sanılmaktadır. Arkeologlar da bu bilgiyi doğrulayıp onun en az 5-6 bin yıllık geçmişinden söz etmektedirler.

Yaşantısı sürekli tabiatla bağlı olan Türkler her zaman tabiat sırları hakkında bilgi toplayıp bu bilgilerini ve tecrübelerini destanlar, gelenekler, ayinler, efsaneler, atasözleri gibi sabit formüllerle nesillere aktarmaya çalışmışlardır. Bu formüllerinden. kullandıkları 12 hayvanlı takvimlerinden ve ayları, mevsimleri, hatta günün 24 saatini bile ayrıntılı olarak belirleyebilmelerinden gökyüzü çizimlerine göre yaptıgı yorumlarından onların çok. gelişmiş doğa tecrübesine ve geniş astroloji bilgilerine sahip oldukları gözlenmektedir.

Buna bakılırsa insanlarımızın tabiatın kış uykusundan uyanıp, yeniden doğduğu yeni bir yılın yeni bir hayatın başlangıcı olarak Yeni Gün veya Ulu Gün adını verdikleri bu bayramlar için gece ile gündüzün eşit olduğu, güneşin Koç burcuna girdiği ve iki yarım küreye de eşit miktarda ısı ve ışıksaçtığı bu günü seçmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Doğadaki bu eşitlik o gün bayrama iştirak edenlere de yansır. İnsanlar kadın, erkek zengin, fakir, yaşlı, genç demeden aynıkazandan Sümölök yerler. Aynı ateşten atlarlar . Dargınlar barışır. Eşitliğin ve paylaşmanın Nevruz Bayramının felsefi temelini oluşturmasının sebebi de işte bundan kaynaklanmıştır .


Türklerin Nevruz kutlamaları sırasında yerine getirdikleri ayinlerin içeriğine baktığımızda onların çeşitli Türk boylarının hayatında bugüne kadar muhafaza ettikleri İslam öncesi inançlarının izlerini kolaylıkla sürebiliriz. Sonraki hayatlarında resmi din olarak İslam, Hristiyan, Budist inançlarını benimsemelerine rağmen Türkler uzun zamanlar boyunca tutundukları ve belki de kültürlerinin vazgeçilmez öğelerini oluşturan o eski inançlarından tamamıyla sıyrılmış değiller.

 

Kırgız yaşlısı

 

Her zaman tabiatla içice yaşadıkları için göçebe Türklerin eski kültürlerinin temeli de insan ile tabiatın bütünlügüne esaslanmıştır, hayat felsefesi ona göre kurulmuştur. Tabiat sırlarını ögrenmek, ona uyum sağlayabilmek ve mücadele edebilmek için ilkel insanın onunla sürekli diyalog halinde olması icap etmiştir.

O yüzden de her köşesinden tabiat izleri fışkıran bir dünya anlayışını ve kültürünü geliştirmişlerdir. Giydikleri giyim- kuşamının renginden, biçiminden, yaptıkları el işlerinin motiflerinden, nakışIarından, çaldıkları müziklerinin ahenginden tabiatın rengi, şekli ve sesi hep görülür ve duyulur olmuştur.

Nevruz kutlamaları sırasında yapılan ayin, merasimlerin hepsi adeta; insanların tabiatın canlanmasına, yeniden dirilişine kendini layık bir biçimde hazırlamak, ona uyum sağlamak, onunla beraber yenilenmek, arınmak, temizlenmek arzusundan geliyor.

Kutlamalar sırasında su, ateş, bazı bitki türleri, cansız tabiatın bazı öğelerinin kültü açıkça görülür. Bu, bir taraftan onların ilahi gücüne verdikleri önemden, diğer taraftan da yeni yılın başlangıcı olan bu günde kainatın başlangıcı saydıkları bu öğeleri bayram geleneklerine katarak ebedileştirmek amacından doğmuştur.

Örneğin, Kırgız Türklerinin ayin sırasında yapılan ardıç ağacı ile "alazlamaları" (tütsüleme), belli ağaçların koruyucu ve arındıncı niteliğine inanan Türklerin ağaç kültünden gelir. Alazlama esnasında ağaç kültü ile ateş kültü bir arada görülür. Kırgızlarda günümüzde de ardıç ağacı kutsal ağaç olarak yerini koruyor. Kırgızların yeni eve taşınmadan önce ve salgın hastalıklar sırasında ardıçla tütsü yapmaları, özellikle onu yeni doğmuş bebeğin beşiği için malzeme olarak seçmeleri de ardıç ağacının kutsal niteliğinden kaynaklanır. Ayrıca tek bitmiş ardıç ağacına "mazar" (kutsal yer) denilir ve özel amaçlı ziyaretler yapılır. Kumaş parçaları bağlanır, dilek tutulur. Ağaçlara paçavra bağlayarak dilek tutmaları ve çocuğu olmayan kadınların tek biten ardıç ağacının altından geçmeleri Doğu Türklerinde olduğu gibi Anadolu Türklerinde de görülen bir vakadır.

Ateş ile ilgili ayinler Nevruz kutlamaları sırasında adeta odak noktası halindedir.

Avlularda, meydanlarda ulu ateşler yakılır, çocuk-büyük, kadın-erkek demeden ateşten atlarlar. Hatta bazı yörelerde küçükbaş hayvanları bile ateşten atlamaya zorladıkları görülür. Kırgız Türklerinin ateşten atlarken söylenen:

Senin kızıl nurun bana gelsin
Benim san hastalığım sana geçsin

duaları, insanların kainatın başlangıç öğelerinden saydıkları ateşin yaradıcı olduğu kadar yok edici gücüne de inandıklarını gösterir.

Birçok kaynaklarda eski Türklerin de İranlılar gibi ateşe taptıkları dönemden söz edilir ve kanıt olarak da hem Şamanist, hem Budist, hem de Müslüman Türklerinde hala yoğun bir şekilde korunan ateş kültüne işaret edilir. O yüzden dünyanın yenilendiği ve yeni yıla ayak basıldığı bu günde, kendilerini fiziki ve ruhi yönden arındırmak için ateşe başvururlar, yeni yıla bedende, canda, gönülde arınmış olarak girme isteklerini yerine getirirler.

Ateşten atlama ayini Türklerin "göçürme" veya "çevirme" dedikleri hastalıkların, kötü niyetlerin, tutkuların başka bir şeye veya kimselere göçürülebileceği inancına dayanır. Kırgızlarda bu inancın izleri sara hastalığının dualarla koyun, keçi, horoz gibi hayvanlara göçürülmesinden,çanak-çömlek kınldığı zaman çocukların başından döndürülerek ve tükürtülerek atılmasından görülür. Eski rivayetlere göre yaralı veya çok hasta birini kurtarmak için yakınları onun etrafında dönerek hastalığını kendine geçirir ve canını feda edermişler. Kırgızların sevdiklerine ve çocuklarına "aylanayın, tegereneyin" diye yalvarmaları, Türkçe anlamı "senin etrafında döneyim" olan bu sözcüklerin aslında "senin etrafında döneyim, bedenindeki ve ruhundaki hastalıkları ben alayım" denen "göçürme" inancından gelen isteğinin ifadesidir .

Nevruzun su kültü ile ilgili ayinlerinden biri evlerde öncede kap kaçaklara doldurulan suyun Nevruz gecesi insanların başlarından döndürülerek dökülmesi ile gerçekleşir. Yine burada suyun kötülük, hastalıkları çekebilme kudretine olan inanca rastlıyoruz. Suyun böyle bir çekim gücüne olan inanç, Anadolu Türklerinde gidenleri geri çevirebilecek güçte saydıkları suyun gidenin arkasından dökülmesinden görülür.

Milli sazıyla bir Kırgız kızı(sağda)

Nevruz Bayramında yapılan her ayinin özel anlamı vardır, tıpkı Nevruz'un özel yemeği Sümölök'te olduğu gibi. Sümölök sadece Nevruza özgü bir yemek olup, yılın diğer zamanlarında hiçbir şekilde hazırlanmaz ve yenilmez. Özel olarak filizlendirilmiş buğday, arpa, darı gibi hububatların iri dövülmüş kavutundan yapılan maddeye daha altı çeşit madde eklenerek (7 çeşit maddeden oluşması şarttır) büyük kazanlarda yapılan sümölök, bayram katılımcılarına eşit şekilde dagıtılır.

Nevruz sırasında ayin yemeği olarak takdim edilen maddelerin muhtelif Türk boylarındaki çeşitlerine baktığımızda, hepsinde "tohum" anlamına gelen kainatın başlangıcı türden maddelerden olduğu göze çarpar. Kimileri şişirilmiş bugday, arpa tohumunu filizlendirerek ondan sümölök yaparlarsa, kimileri ayin yemegi olarak yine tohum adını verdikleri yumurtayı yerler. Birçok Türk dillerinde hububat tohumuna da, yumurtaya da, bunları bir ayin yemeği olarak yiyen beşeriyete, yani insanoğluna da tohum denildiğini dikkate alırsak, dünyanın yeniden canlanmasını, dirilmesini sembolize eden Nevruz bayramının özel yemeği olarak bilhassa bu gıdaların seçilmesi ve canlı tabiatın bu üç tohumunun bir araya getirilerek ayin oluşturulması bir tesadüf sonucu olmasa gerektir.

Yaşantısı sürekli tabiata bağlı olan Türkler, her zaman tabiat sırları hakkında bilgilerini töreler, ayinler, destanlar, atasözleri gibi sabitleşmiş formüllere, saz melodilerine işleyerek nesillere aktarmanın yolunu bulmuşlardır. Köklü gelenekleri ile Nevruz da nesiller arası iletişimin en güzel örnegidir. Kutlama sırasında sergilenen geleneksel oyunları, ayinleri, özel yemekleri, dans, ezgi, türkü gibi eğlenceleri ile Nevruz, Türklerin tabiatla kaynaşmış kültürünü tüm renkleri ile birer birer sembolize ederek ebedileştirmeyi amaçlayan büyük bir senaryonun ustaca canlandırılmasıdır.

Nevruz'u veya yeni yılın gelmesini ilkbaharda kutlayan toplulukların coğrafyasına, milliyetine, dinine bakıldığımda bir kavram içine sığdıramayacak kadar mozaik bir çeşitliliğe sahip oldugu göze çarpar. Değişik ülkelerin degişik inançlara sahip insanları bu bayrama kendilerine göre anlamlar vererek baharın bu ilk gününe merhaba demenin sevincini yaşarlar.

Doğadaki eşitlikten esinlenerek kendinde de eşit olma, paylaşma ihtiyacını duyan insanlar, bu arzularını Ulu Gün adını verdikleri bayramlarına taşımışlar. Nevruzun bazen de paylaşamama, hatta düşmanlık aletine dönüştürülmesi bu güzel bayramın amacına tamamıyla aykırıdır. Nevruzun milli ve dini sınırları aşan, tarihin derinlerinden bugüne kadar gelebilen evrensel felsefesi, onu doğa ile insanın bütünlüğünün, insanların birbiriyle, dünyanın diğer öğeleriyle eşitliginin, beraberliğinin simgesi olarak ebediyen yaşatılmasını öngörmüştür.

 

*Kaynak:Doç.Dr. Gülzura JUMAKUNOVA, TÜRKSOY Dergisi, Mayıs 2003

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !